7. Türkiye Şehircilik Kongresi Açılış Konuşması

Tarih: Kasım 17, 2011 · Kategori: Genel · Yorum Yok 

Sayın Rektör, TMMOB’nin sayın başkanı, değerli konuklar, değerli meslektaşlarım, sevgili öğrenciler; 7. Türkiye Şehircilik Kongresi’nin tüm katılımcılarını TMMOB Şehir Plancıları Odası adına saygı ile selamlıyorum.
Geleneksel olarak her yıl 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü’nün içinde bulunduğu hafta içinde gerçekleştirilen etkinlikler, bildiğiniz gibi beş yılda bir Şehircilik Kongresi olarak düzenlenmektedir. Bu yıl Dünya Şehircilik Günü’nün Kurban Bayramı ile çakışması nedeniyle bir hafta gecikmeli olarak gerçekleştirilen Kongrenin; ülkemize, kentlerimize ve mesleğimize önemli katkılar sağlamasını diliyorum.
Bu yıl Şehircilik Kongremizi, ülkemizin birbiri ardına yaşadığı üzücü olaylarla eş zamanlı olarak gerçekleştiriyoruz. Ekim ayının son haftasında Van, Erciş ve çevresinde yaşanan ve geçtiğimiz hafta yıkıcı biçimde tekrarlayan depremlerde ve Eylül ayının son haftasında Rize’de yaşanan selde yüzlerce insanımızı yitirdik.
Yaşanan afetler sonrasında, yağışların ve depremlerin “gerçekleşmesi beklenen doğa olayları” olduğunu, bunları afete dönüştürenin “insanlar tarafından yapılan hatalar ve ihmaller” olduğunu gerek TMMOB adına, gerekse Odamız adına yapılan açıklamalarda sıkça dile getirdik.
İlkçağlardan bu yana yerleşime konu olmuş Anadolu topraklarının gerçeği olan depremlere karşı geçmişten bugüne ulaşan umursamaz tavır, ne yazık ki bugün de olabildiğince kaba biçimde sürdürülüyor.
Günümüzde yaygın olarak rastladığımız “yetkili yönetici” profili, ne yazıktır ki; rantı arttırmaya yönelik plan değişikliği onama yetkilerini seven, ancak planlamadan hiç haz etmeyen, planlama kararlarını rantın arttırılması ve yönlendirilmesi aşamasında hatırlayan, bunun dışında planlama ve mühendislik bilimlerini dışlayan bir karakter yapısına ve anlayışa sahiptir.
Deprem sonrası aç ve açıkta kalanlara yeterli yardım ve çadır ulaştırmaktan aciz, çaresiz biçimde yardım bekleyen, yardım isteyen yurttaşları “yağmacı” olarak niteleyen de bu anlayıştır, kar altında, açıkta yaşamaya çalışanları, giyecek ikinci bir giysisi olmayanları -12 derecede su sıkarak dağıtan ve “ne haliniz varsa görün” diyen de…
Bu anlayıştaki yöneticiler değil midir, 7.2’lik depremin sonrasında; “Van ve çevresi deprem açısından en güvenli bölgedir”, “yakın dönemde bu bölgede artık deprem yaşanmayacaktır”, “çadıra gerek yoktur, yapılara girilebilir” yönündeki bilimsel dayanaktan yoksun açıklamaların sahipleri…
Bu anlayıştır; bir gecede yasalaşan, biri diğeri ile çelişen, yasa yapma tekniğinden uzak, hukuku ayaklar altına alan torba yasalarla; amacından tümüyle uzaklaşan, bir ay içinde üç kez değişen yasa gücünde kararnamelerle, meslek alanımızda olumsuz sonuçları kısa süre içinde ortaya dökülecek düzenlemeleri de birbiri ardına dayatan…
Gölcük merkezli 1999 depreminin yıldönümünde, 17 Ağustos’ta, depremlere karşı yerleşmelerimizi, yapılaşmalarımızı güvenli hale getirecek düzenlemeler yapılmasını beklerken karşı karşıya kaldığımız 648 sayılı Kanun Hükmünde Kararname gibi, “ölüme davetiye” niteliğindeki ısmarlama düzenlemeler, geleceğe ilişkin kalan son umut kırıntılarını da beynimizden söküp almaktadır.
2009 Yılında gerçekleştirilen Kentleşme Şurası kararları ve sonrasında yayımlanan, ülkemizin 2023 yılına kadar izleyeceği yol haritası olarak tanıtılan KENTGES “Bütünleşik Kentsel Gelişme Stratejisi ve Eylem Planı” kararlarıyla tümüyle çelişen yasal düzenlemelere ne yazık ki devam edilmektedir.
Birçok açıdan milat olarak kabul edilen 17 Ağustos 1999 tarihinden bu yana, yaşanan her afet sonrasında, duygusal ortama uygun popülist söylemler geliştirilirken, diğer yandan kaçak, ruhsatsız, hiçbir mühendislik hizmeti almamış yapılaşmalar da tüm kentlerimizde alabildiğine sürmektedir. Kaçak, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı yapılmış, güvensiz yapılara her gün bir yeni kat eklenirken, gece yarısı el çabukluğu ile yapılan yasal düzenlemelerle bu yapılara altyapı hizmeti verilmesinin önü düzenli olarak açılmaktadır.
Diğer yandan, ülkemizin kaçınılmaz gerçeği olan “deprem korkusu” kullanılarak geliştirilen söylemlerle, “var olan güvensiz yapıların yıkılması, yerlerine yeni yapıların yapılması”, “kentlerin tümüyle yenilenmesi” gerektiği düşüncesi sürekli tekrarlanırken, bu amaca ne derece hizmet ettiği tartışmalı, kentsel toprak rantlarının el değiştirmesinden başka somut sonucu gözlenmeyen “kentsel dönüşüm” projeleri meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.
5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesinde 2010 yılında yapılan değişiklikte olduğu gibi, Anayasaya açıkça aykırı düzenlemeler bu korkular kullanılarak yasalaştırılırken, yaşanan süreçte, kentlerin rantı yükselen bölgelerinde yaşayan ve mevcut bir konutu bulunan yoksul kesimler, bulundukları alanlardan borçlandırılarak tasfiye edilip sürülürken, kent toprakları üzerinde hayal ettiklerini hızla gerçekleştirebilen, her düşünü olduran, “yaptım oldu” diye gerinen, dönüşüm zengini, kentsel toprak ağalarının, ağa oğullarının sayısı da artmaktadır.
Oynanan oyun doğru okunduğunda; kırsal kesimden yıllar önce toprak ağalarının baskısından ve sömürüsünden kaçanlar, yıllar sonra sığındıkları kentlerde, kendilerini kentsel toprak ağalarının ve işbirlikçisi politikacıların elinde bulmakta, bir yandan sahip oldukları evlerinden olur ve kentin dışına sürülürken, diğer yandan borçlandırılarak inşaat sektörüne can suyu haline getirilmektedir.
Yapılan düzenlemelerle “deprem korkusu” kullanılarak kentsel toprak rantları üzerinde oynanan oyunların bir benzeri “karanlıkta kalma korkusu” üzerinden enerji sektöründe oynanmaktadır. Basiretsiz enerji politikalarının doğal sonucu olarak gelinen bugünkü noktada, karanlıkta kalma korkusu kullanılarak Nükleer Santraller, Termik Santraller, Doğalgaz Çevrim Santralleri ve HES’ler tüm direnişlere rağmen, iş makinaları, coplar ve dipçiklerle halkımıza dayatılmaktadır.
Enerji sektörünün önüne çıkan engeller olarak görülen, ülkemizin vazgeçilmez değerleri olan “doğal sitler” bir kararname hükmüyle korumasız hale getirilip, bu alanlara yönelik talan sürecinin kapısı ardına kadar aralanırken, aynı kararname ile ormanlarda, meralarda, yaylalarda, tarım topraklarında yapılaşmanın da önü sınırsızca açılmaktadır.
Yasal düzenlemelerde yaşanan bu kontrolsüz yozlaşma, diğer yandan mesleki ve kurumsal yozlaşmaya da dönüşmüş durumdadır. Kurumsal yozlaşma, Cumhuriyet tarihinde görmediğimiz düzeye ulaşırken, bu yozlaşmadan en önemli payı kentlerimizin yanı sıra doğal ve kültürel varlıklarımızın alacağı görülmektedir. Kentsel sit alanlarımızın, korunması gereken yapılarımızın, arkeolojik alanlarımızın geleceği, yapılan son düzenlemelerle, varlığı kültür ve turizm bakanının iki dudağı arasında olan koruma kurulu üyelerinin, sorgulamaya muhtaç özgür iradesine kalmış durumdadır.
Böylesi yozlaşan bir ortamda mesleğin etik değerlerine, kentlerimize, doğal ve kültürel değerlerimize sahip çıkmayı temel görev olarak benimseyen TMMOB Şehir Plancıları Odası, mücadelesini tüm engelleme, yıldırma, sürgün ve tehdit girişimlerine rağmen sürdürmektedir.
Ülkenin 10 kentinde örgütlü şubeleri ve 26 il ve ilçe temsilciliği ile hizmet vermeye çalışan Odamızın, kesinleşen ve sonuçlananlar dışında, bugün yargı süreci değişik aşamalarda devam eden 324 davası, yaşanan yozlaşmanın en somut göstergelerinden biridir. Her yıl artan dava sayısı, bir yandan önemli bir iş yükü, diğer yandan önemli bir mali yük ve karşı cephe oluşumu anlamına gelse de, Şehir Plancıları Odası, Anayasal görev tanımının bilinciyle, halkı doğru bilgilendirme ve kentlere, doğal ve kültürel değerlere yönelik talan girişimlerine, örgütlü saldırılara karşı mücadelesini sürdürme kararlılığındadır.
“Herkes için kent, herkes için planlama” düşüncesini benimseyen tüm kesimleri sürdürülen mücadelede TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın yanında, aynı safta yer almaya davet ederken, Kongrenin gerçekleşmesi için sarf ettikleri yoğun çaba ve emekleri için Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümüne, değerli hocalarımıza, İstanbul Şubemizin Yönetim Kurulu üyelerine ve çalışanlarına, katılımınız ve kongreye güç vermenizden dolayı da sizlere teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.
İyi ki varsınız…

“KENTSEL DÖNÜŞÜMÜN DAYANAKLARI ANAYASAYA AYKIRI”

Tarih: Şubat 10, 2011 · Kategori: Genel · Yorum Yok 

Şehir Plancıları Odası Tarafından Açılan Davada Yargıdan Önemli Bir Ara Karar;

“KENTSEL DÖNÜŞÜMÜN DAYANAKLARI ANAYASAYA AYKIRI”

Ankara 3. İdare Mahkemesi, Belediye Kanunu’nun kentsel dönüşümle ilgili 73’üncü maddesinin “Anayasaya Aykırı” olduğu yolundaki TMMOB Şehir Plancıları Odası iddialarına destek verdi ve söz konusu maddenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurma kararı aldı.

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nin, Belediye Kanunu’nun 73’nüncü maddesi uyarınca 16.07.2010 tarihinde almış olduğu “Ballıkuyumcu Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı Sınırı” kararına yönelik Şehir Plancıları Odası tarafından açılan davada; iptal isteminin gerekçeleri arasında yer alan “Belediye Kanunu’nun 73’ncü maddesinin anayasaya aykırı olduğuna ilişkin iddialar” Ankara 3. İdare Mahkemesi tarafından da benimsenmiş ve iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesine taşınmıştır.

TBMM’nin gece-gündüz çalışarak (!) yasalaştırdığı 5998 sayılı Yasa ile değiştirilen 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73’ncü maddesinde yapılan düzenlemelerin önemli bir bölümünün anayasaya aykırı olduğu, Yasa görüşmeleri öncesinde ve sonrasında basına yansımış ve tartışılmıştı.

TMMOB Şehir Plancıları Odası tarafından hazırlanan bu konudaki rapor, TBMM görüşmeleri sırasında da ilgili Komisyon üyelerine de iletilmiş, alt komisyon toplantısına katılarak da konu hakkındaki endişelerimiz milletvekillerimizle paylaşılmıştı. Gerek Şehir Plancıları Odası, gerekse konuyla ilgili diğer kesimlerin tepkisi ve görüşlerine rağmen yasalaşan kentsel dönüşüme yönelik anayasaya açıkça aykırı düzenlemelerin CHP tarafından da Anayasa Mahkemesi’ne taşındığı basında yer almıştı.

Ülkemiz kentlerinin önemli bir bölümünün plansız ve kaçak yapılaştığı, güvenli ve sağlıklı yaşanabilir alanlar haline gelemediği, bu alanlarda bir yenilenme ve dönüşüm gereksinimi olduğu açıktır. Ancak bu gereksinimin Anayasa’da yer alan temel hak ve hürriyetleri kısıtlayan düzenlemelerle, oluşan rantın yandaşlara aktarımı temelinde, zor kullanarak gerçekleştirilmesi kabul edilemez bir anlayıştır.

Anayasal görev tanımı gereği, konuyu şehir planlama mesleğinin gereklerinin yanı sıra, vatandaşlarımızın, kent yoksullarının temel hak ve hürriyetleri çerçevesinde ele alan Şehir Plancıları Odası, uygulanmaya çalışılan haliyle kentsel dönüşüme yönelik yapılan düzenlemenin “anayasaya aykırı” olduğu yönündeki görüşünü yargıya taşımıştır.

Şehir Plancıları Odası’nın “anayasaya aykırılık” iddialarına oybirliği ile katılan ve Anayasanın 152’nci maddesi gereğince “itirazen Anayasa Mahkemesine başvurulmasına” karar veren Ankara 3. İdare Mahkemesi’nin kararında, Belediye Kanunu’nun 73’üncü maddesinin;

  • Anayasa’nın “Genel Esaslar” bölümünde, “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 2’nci maddesinde yer alan; “Hukuk Devleti” ilkesine aykırı olduğu,
  • Anayasa’nın “Mülkiyet Hakkı” başlıklı 35’inci maddesinde yer alan; “Herkes mülkiyet ve miras hakkına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.” hükmüne aykırı olduğu,
  • Anayasa’nın “Mahalli İdareler” başlıklı 127’nci maddesinde yer alan; “yerel yönetim” ilkesine aykırı olduğu,

vurgulanmıştır.

Ankara 3. İdare Mahkemesi tarafından alınan bu kararı, kentsel dönüşüm adı altında meslek alanımızı rant tüccarlarının oyun alanına dönüştüren hukuksuz girişimlere karşı umut verici bir gelişme olarak görüyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin de konuyu kısa süre içinde ele alarak, yerel yönetimler arasında ayrımcılık yaratan, belediyelerin bir bölümünün imar ve planlama yetkilerine tümüyle el konulması anlamını taşıyan düzenlemeye dur diyeceğine, kentsel dönüşüm mağdurlarının, kent yoksullarının anayasal haklarını koruyacak adımları kısa süre içinde atacağına inanıyoruz.

Necati UYAR

Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı

İLLER BANKASI İLE BİRLİKTE YOK EDİLEN GELECEĞİMİZDİR

Tarih: Şubat 10, 2011 · Kategori: Genel · Yorum Yok 

İLLER BANKASI İLE BİRLİKTE YOK EDİLEN GELECEĞİMİZDİR

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanarak bugün Resmi Gazete‘de yayımlanan, İller Bankası Genel Müdürlüğü‘nü ortadan kaldırarak Anonim Şirkete dönüştüren, Banka‘nın özelleştirilmesinin altyapısını oluşturan 6107 sayılı “İller Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun”, yerel yönetimlerimizi küresel sermaye önünde diz çöktürecek bir boyunduruk olmanın yanı sıra, kent yaşamını daha zor, daha pahalı ve daha yaşanmaz duruma getirecek yeni bir sürecin ilk adımıdır.

Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti‘nin en önemli kurumlarından biri olan İller Bankası Genel Müdürlüğü‘nün tüketilmesine giden sürecin başlangıç adımı olan Yasa, kentleşme adına ülkemizin sahip olduğu en önemli kurumsal teknik birikimin de ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.

Cumhuriyet‘in ilk yıllarında, gerek I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında harap olan kentlerin yeniden düzenlenmesi, kentlerin imarı, gerekse genç cumhuriyetin daha çağdaş bir kent ve toplum yaratma amacına yönelik olarak 1933 yılında Belediyeler Bankası adıyla kurulan Banka doğrudan M. Kemal Atatürk‘ün direktifleriyle kurulmuştur. 1945 yılında işlev ve yetki alanları belediyelerin yanı sıra köyler ve il özel idarelerini de kapsayacak biçimde genişletilen ve İller Bankası‘na dönüşen Banka‘nın gerçek sahipleri yerel yönetimlerdir.

Yasa ile İller Bankası‘nın sahip olduğu; belediyelerin ve il özel idarelerinin finansman ihtiyacının karşılanması, bu idarelerin sınırları içinde yaşayan halkın mahalli müşterek hizmetlerine ilişkin projelerin geliştirilmesi, bu idarelere danışmanlık hizmeti verilmesi, teknik içerikli kentsel projeler ile altyapı ve üstyapı işlerinin yapılmasına yardımcı olmak konularındaki kamusal yatırımcı anlayış terk edilmektedir.

İller Bankası‘nın sahip olduğu yatırımcı anlayışın terk edilmesi ve bu anlayışın yerini yerel yönetimlerin alt yapı ve üst yapı tesislerinin gerçekleştirilmesinde ihtiyaç duyacağı finansmanı kamu kaynaklarından değil ulusal, tercihen de uluslararası mali piyasalardan karşılayan bir şirkete dönüşmesiyle, temel alt ve üst yapı hizmetlerinin kamu hizmeti olarak kabul edildiği, kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin kamu görevlileri eliyle görüldüğü ve kamu hizmetlerinde kamu yararının ön plana çıkarıldığı anlayışın tasfiyesi ve kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması ve ticarileştirilmesi yolunda önemli bir adım daha atılmaktadır.

Bu durum, bir yandan ülkemiz kentlerinin bugün içinde bulunduğu durumda yaşanan sorunlara yönelik çözümsüzlüğün büyümesi, altyapı hizmetlerinin verilemez hale gelmesi, diğer yandan kısa süre içinde kentsel hizmetlerin bedellerinde büyük artışların yaşanması, yerel yönetimlerde sosyal devlet ilkesine uygun kamusal hizmet üretmenin olanaksız hale gelmesi demektir.

Yasa ile Kurum personeline yönelik yapılan düzenlemelerle, ülkemizin en önemli teknik kurumsal birikimi ortadan kaldırılmakta, dağıtılmakta, yok edilmektedir. Yasa ile İller Bankası personeli, çalışma garantisi 2 yıl ile sınırlı bir sözleşmeli statüde çalışmaya zorlanmaktadır. Uzun yıllar ülkemiz kentleri için hizmet üretmiş, ciddi bir deneyim ve uzmanlığa sahip birikimli teknik personelin iş güvencesi ortadan kaldırılmaktadır.

Oysa İller Bankası, uzun yıllar ürettiği hizmetlerle kentlerimizde kalıcı eserler bırakmanın yanı sıra önemli bir birikimin oluşmasını da sağlamıştır. Özellikle imar planlama ve halihazır harita üretimi konularında tüm yurtta geçerli kuralların oluşumunda İller Bankası personeli tarafından yapılan çalışmalar belirleyici olmuş, hazırladıkları teknik şartnamelere uyulması yasal zorunluluk haline getirilmiştir.

Ülkemizde belediyeler adına imar planı yapma ve yaptırma yetkisine sahip tek merkezi kurum olan İller Bankası, ürettiği planlama çalışmalarıyla ülkemizin bu konuda en önemli kurumsal birikime sahip olma özelliğinin yanı sıra, sahip olduğu arşiv ile de ülkemizin planlama belleğini geleceğe taşıyan bir kurumsal yapıya dönüşmüştür. Yasa ile bu yapıya büyük bir darbe vurulmakta, kurumun birikimini taşıyan teknik personel, emekliliğe ve başka kurumlara geçişe zorlanarak dağıtılmaktadır. Var olan uzman personelin dağıtılması, oluşan birikimin yok edilmesidir.

Diğer yandan, Anonim Şirket içinde kalan personelin sözleşmeli personel olarak çalışmasına yönelik düzenleme, planlama meslek alanı açısından büyük sakıncaları da beraberinde getirecektir. Planlama kararlarının kamusal iş güvencesine sahip olmayan, baskıya açık “sözleşmeli” şehir plancıları eliyle üretilmesi, planlama kararlarının kamu yararı çizgisinden hızla uzaklaşmasına neden olabilecektir.

Tüm uyarılara rağmen kabul edilerek yasalaşan düzenleme ile toplumsal yararı gözeten, yönetiminde ve karar alma süreçlerinde tüm yerel yönetim birimlerinin daha fazla söz sahibi olacağı, mühendis, mimar, şehir plancısı tüm çalışanları için eğitim kurumu olma misyonunu yeniden üstlenen üretken bir kamu kurumu yaratma olanağı tümden yitirilmiş olsa da, Yasanın uygulanması aşamasında, ülkemiz açısından vazgeçilmez ve yerine konulamaz değerler olan “kurumsal birikim” ve “planlama belleği” yok edilmemeli, gelecek açısından yol gösterici bu değerlerin bir arada ve bütün olarak korunması, için gerekli adımlar hızla atılmalıdır.

Bilinmelidir ki, İller Bankası‘nın sahip olduğu birikimin ve belleğin yok edilmesi, salt geçmişimizin değil, geleceğimizin de yok edilmesidir.

Necati Uyar

TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı

FİKİRTEPE PROJESİ “FİKİRSİZLİK”TİR

Tarih: Ocak 21, 2011 · Kategori: Şehir Plancıları Odası · Yorum Yok 

FİKİRTEPE PROJESİ “FİKİRSİZLİK”TİR

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı sayın Kadir Topbaş tarafından İstanbul’un kaçak ve düzensiz yapılaşmış bölümlerinin sorunlarının “mucizevi çözüm yolu” olarak tanıtılan, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi İmar ve Bayındırlık Komisyonu’nun “tadilen” uygun bulduğu “1/1000 Ölçekli Fikirtepe ve Çevresi Uygulama İmar Planı” kabul edilemez bir hesapsızlık ve “fikirsizliktir”.

Planlama tekniği açısından kabul edilmesi olanaksız bu hukuk dışı kararla, İstanbul’un bir parçası daha bugün sahip olduğu sağlıksız koşullardan çok daha içinden çıkılmaz duruma gelecektir. Yaşanan bu hukuksuzluğun belki de en vahim yönü, bu hukuk tanımaz, İstanbul’u daha da içinden çıkılmaz duruma getirecek olan “imar komisyonu fikri”nin ülkemizde benzer sorunlu alanlara sahip belediyeler tarafından örnek alınması olasılığıdır.

İstanbul’da gelecek yıllarda yaşanması olası bir büyük depremden etkilenme olasılığı bulunan kent parçalarının yenilenmesi, yaşayanların güvenli yapılarda oturmalarının sağlanması kuşkusuz önemlidir ve belediyelerin bu yenilenmede öncü rol üstlenmeleri de kaçınılmazdır. Ancak bu öncü rol hiçbir zaman söz konusu alanları daha da içinden çıkılmaz ve yaşanmaz duruma getirecek kararlarla gerçekleştirilemez/geçiştirilemez.

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından kabul edilen ve Fikirtepe bölgesinde yapılaşma haklarını Kadıköy’ün iki katına çıkaran, yaşayacak nüfusu binlerce kişi arttıracak kararın uygulanması durumunda, okul çağı çocuklarının gidecek okul bulamadığı, hastaların gideceği sağlık tesisi bulamadığı, sosyal ve kültürel amaçlı hiçbir tesisin yapılmadığı, kamu kurumlarının hizmet tesislerinin bulunmadığı, yaşayanların nefes alacağı bir parkın bile oluşturulamadığı bir kent parçası oluşacaktır.

Ülkemizde bugün geçerli olan ve “İstanbul Büyükşehir Belediyesi için de uyulması zorunlu olan” 3194 sayılı “İmar Kanunu” ve “Plan Yapımına Ait Esaslara Dair Yönetmelik” gereğince, plan kararlarıyla söz konusu bölgede yerleşecek her yeni 1 kişi için 36,4 metrekare kentsel sosyal ve teknik altyapı alanı ayrılması gerekirken, mevzuatın açık hükmüne rağmen İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından alınmış olan yapılaşmaları ve nüfusu iki kat arttıran, sosyal donatıyı hiç öngörmeyen, parsel köşesinde ayrılması öngörülen küçük yeşil alan olarak nitelendiren “sahte donatılı”, açılacak ilk dava sonrası yargıda iptal edilmesi kaçınılmaz olan plan kararı, yalnızca büyük bir hata değil, aynı zamanda kararın altına imza atanlar açısından açık bir suçtur.

Sayın Kadir Topbaş tarafından “kentsel dönüşüm” adıyla medyada tanıtılan çalışma, her nedense bu bölge “kentsel dönüşüm alanı” ilan edilmeden yapılmaya çalışılmaktadır. Kentlerin sorunlarının “mucizevî çözümü” olarak tanıtılan ve Anayasaya aykırılık iddiaları arasında TBMM’den geçirilen, kentsel dönüşüme ilişkin Belediye Kanunu’nun 73’üncü maddesi gereğince Fikirtepe bölgesinin neden kentsel dönüşüm alanı ilan edilmediği de cevap bekleyen bir soru olarak ortada durmaktadır.

İstanbul’da yapılaşma yoğunluğunun düşük olduğu, tek katlı gecekonduların bulunduğu, yıkıp yenileme sonrasında elde edilecek kazancın yüksek olduğu bölgelerde, yaşayanların direnişine rağmen “zor kullanarak tasfiyeye yönelen”, kentsel dönüşüm yetkisini kullanmaktan çekinmeyen Belediyenin Fikirtepe’de bu yetkisini kullanmaması dikkat çekicidir.

TMMOB Şehir Plancıları Odası, askı süresi içinde söz konusu planların teknik olarak yanlışlarını, mevzuata, şehircilik ilkelerine, planlama esaslarına aykırılıklarını içeren itirazlarını detaylı olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne iletirken, hazırlanan teknik rapor ayrıca kamuoyu ile de paylaşılacaktır.

Planlama tekniği açısından ve hukuksal açıdan büyük bir hata olan Fikirtepe İmar Planı’na ilişkin “imar komisyonu fikri”nin iptal edilmesi ve insanca yaşanabilir alanların üretilmesinin “asgari standartları”nı içeren mevzuatımıza uygun, yeni bir düzenlemenin yapılması yasal zorunluluktur. Bu nedenle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni hukuka uygun davranmaya, ülkemizin en büyük belediyesi olarak, kendilerini örnek alan/alacak olan diğer belediyeleri de hukuksuz uygulamalar içine sürükleyecek kararlardan kaçınmaya, kötü örnek olmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz.

Diğer yandan, belediye meclisleri tarafından alınan kararların hukuka uygunluğunu gözetmesi gereken İçişleri Bakanlığı’nı ve İmar Kanunu’nun uygulanmasını, kentlerin insanca yaşanabilir yerler olarak gelişmesini gözetmesi gereken Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nı görevlerinin ve sorumluluklarının gereğini yapmaya davet ediyoruz.

Kentlerin imar planlarının, belediye meclislerinin indirim mevsimlerinde (seçim dönemlerinde) “bir alana, bir bedava” yapılaşma hakkı dağıtma araçları olmadığını bir kez daha kamuoyunun bilgisine sunmayı görev biliyoruz.

Necati Uyar

TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı

“Ormanların, derelerin, kıyıların ve yaylaların gözden çıkarılması, vatanın gözden çıkarılmasıdır”

Tarih: Aralık 10, 2010 · Kategori: Şehir Plancıları Odası · Yorum Yok 

Son günlerde birbiri ardına gündeme taşınan yasa tasarıları bir bütün olarak değerlendirildiğinde; başta ormanlar, dereler, kıyılar, yaylalar ve doğal sit niteliği taşıyan alanlar olmak üzere, vatan toprağının özenle korunması gereken bölümlerinin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalacağı görülmektedir.

Büyük bir hızla sürdürülen, Orman Kanunu’nun 2.b maddesi kapsamında arazilere yönelik çalışmalar, TBMM Gündemine taşınmış olan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, doğa koruma açısından sistematik bir gerilemeye karşılık gelmektedir.

Orman Kanunu’nun 2.b maddesi uyarınca, işgale uğramış ormanların orman sınırı dışına çıkarılması ve işgalcilere satılmasıyla, basit bir hesapla ülkemizde 150 yıl boyunca yangınlarda kaybedilenden daha fazla orman alanı, yeniden kazanılmamak üzere yitirilmiş olacaktır.

Orman Kanunu’nun 2’nci maddesi b bendi gereğince orman sınırları dışına çıkarılan alanlara yönelik çalışmalar il müdürlükleri aracılığıyla, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na 27 Ocak 2009’da Resmi Gazete’de yayımlanan 5831 sayılı Kanun ile eklenen Ek-4’üncü madde uyarınca iki yıla yaklaşan bir zaman diliminde “sessizce” sürdürülmektedir.

Çalışma kapsamında, bir yandan 2.b maddesine konu olan alan sınırları güncellenir ve genişletilirken, diğer yandan Orman Kadastro Komisyonları tarafından hazine adına orman dışına çıkarma işlemi kesinleşen yerlerin de “fiili kullanım durumlarına göre” (işgalci paylaşımına göre) kadastroları tamamlanmakta, söz konusu alanlar işgal edenlere satılabilir duruma getirilmektedir.

Geçmişte satışa ilişkin düzenlemenin kadastro çalışmaları tamamlanıncaya kadar Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması dikkate alınarak, bu kez 473.418 hektar büyüklüğe ulaşan bu alanların zaman alacak olan kadastro çalışmaları, Kadastro Kanunu’nda yapılan değişiklikle öncelikle başlatılmıştır. Çalışma tamamlandıktan ve söz konusu alanlar satılabilir parsellere dönüştürüldükten sonra, anayasaya aykırılığı tescilli satışa yönelik düzenlemenin yeniden TBMM’den geçirilmesi ve olası bir Anayasa Mahkemesi kararı çıkıncaya kadar satışın tamamlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Yaz aylarında 2 hektar orman arazisinin yanması sonrasında, ekran karşısında “ağıt yakan” ülkemizde, 2010 yılı verileri esas alındığında (3.000 hektar/yıl orman yangını) 150 yıl boyunca yaşanan orman yangınlarında kaybedilen alandan daha fazla orman alanı bir kararla ortadan kaldırılmak istenmektedir. Bu girişim, orman yangınları ile mücadelede, bir metrekare ormanın yitirilmesini engellemeye çalışırken yaşamını yitiren orman emekçilerinin kemiklerini sızlatacaktır.

Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı, var olan bir eksikliği giderme yönündeki iyi niyetli arayışların kötüye kullanılmasından daha çok, koruma çabalarının “yatırım” adı altında sürdürülen ve itiraz dinlemeyen “talan” anlayışına terk edilmesidir.

Kanun Tasarısı, amaç maddesinden başlayarak “yatırım” adı altında bu alanlara göz dikmiş olan “talan” örgütleyicilerine karşı teslim bayrağını çekmektedir. Yasada tek amaç koruma olması gerekirken, amaç maddesinde yer verilen “…ulusal ve uluslararası öneme sahip tabii değerlerin, biyolojik çeşitliliğin ve peyzajın muhafazası ile koruma kullanma dengesi gözetilerek sürdürülebilirliği…” biçimindeki “kullanmayı” amaç içine sokan düzenlemeler, ülkemizin en önemli doğal değerlerinin gözden çıkarıldığının belgesidir.

1996 yılında taraf olduğumuz Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinden doğan yükümlülüğümüz nedeniyle, biyolojik çeşitliliğin ve tüm unsurlarının ülke çapında korunması zorunluluktur. Tüm ülke genelinde alan gözetmeksizin sözleşme hükümlerinin uygulanması zorunluluğu tasarıyı “genel kanun” niteliğine dönüştürmektedir.

Yapılan düzenleme ile “Milli Parklar Kanunu” ve “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu”, gibi “özel kanun” niteliğine sahip yasalar tarafından korunan alanlar, “genel kanun” niteliğindeki bir düzenleme içine doldurularak, “Maden Kanunu”, “Turizmi Teşvik Kanunu”, “Organize Sanayi Bölgeleri Kanunu” gibi “özel kanun” niteliğini koruyan yasalar karşısında koruma kararları üstünlüğünü yitirmektedir.

Kanun Tasarısı”nın geçici 2’nci maddesi ile yapılmak istenen “…2863 sayılı Kanun kapsamında tescili yapılmış doğal sit ve tabiat varlıkları Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu tarafından değerlendirilir ve bu Kanunda düzenlenen koruma statüsü özelliklerini taşıyanlara uygun koruma statüsü verilir, özellikleri taşımayanların ise mevcut statüleri sona erer…” biçimindeki düzenleme, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulları tarafından “doğal sit” olarak belirlenerek koruma altına alınmış, uzun yıllar baskılara, tehditlere rağmen ve bir çok bölgede “yargı kararlarıyla” desteklenerek korunabilmiş olan alanların, statüleri sonlandırılarak, rant uğruna gözden çıkarılması anlamını taşımaktadır.

Yasa tasarısı ile korunması gereken alanlar “biyolojik çeşitliliğe” indirgenirken, doğal sit ilan edilen alanlar için kullanılan geniş tanım olan Jeolojik devirlerle, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait olup, ender bulunmaları veya özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli yer üstünde, yer altında veya su altında bulunan korunması gerekli alanlar” tanımı daraltılarak, özellikle jeolojik ve jeomorfolojik yapıları nedeniyle sit ilan edilmiş olan kıyılar, peri bacaları, yanardağ, volkan, lav akıntısı gibi oluşumları kapsayan alanların korunmasından vazgeçilmektedir. Bugüne kadar salt doğal sit niteliği nedeniyle yapılaşmadan korunmuş kıyılar, dereler ve göllerin çevresindeki alanlar tasarıyla “rant pazarı”na yeni ürün olarak sürülmeye hazırlanmaktadır.

Yasa tasarısı ile bilimsel çalışmayı zorunlu kılan, ulusal ve uluslar arası nitelikte değer taşıyan alanlara ilişkin karar alma yetkisi 14’ü bürokratlardan oluşan 20 kişilik kurula verilmekte, ülkemizin en önemli doğal değerleri, görevleri koruma kararlarıyla çoğunlukla çelişen, bu alanlardaki tahribatta en önemli paya sahip olan “Devlet Su İşleri Genel Müdürü”, “Maden İşleri Genel Müdürü”, “Enerji İşleri Genel Müdürü”nün de içinde bulunduğu “yönetici bürokratlara” emanet edilmektedir. Yasalaşması halinde böylesi bir düzenleme, 87 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nde alınmış en koruma karşıtı karar olarak tarihe geçecektir.

Biyolojik çeşitlilik üzerine kurgulanan Yasa Tasarısında kültürel kaynak değerlerine hiç yer verilmezken, “doğal özelliklerin” yanı sıra sahip olduğu “kültürel değerler” nedeniyle milli park ilan edilmiş alanların statüleri de tartışmalı hale gelmektedir. Bu kapsamda, aşağıda yer verilen sorular benzeri sorulabilecek çok sayıda soruya düzenleme içinde net yanıtlar bulunabilmelidir.

  • Türkiye’nin dünya ölçeğinde önemli milli parkları arasında bulunan ve kaynak değerini 1915 Savaşları gibi tarihsel, kültürel özellikler oluşturan “Gelibolu Tarihi Milli Parkı” statüsünde ya da sınırlarında bir değişiklik olacak mıdır?
  • Benzer biçimde milli park ilan edilmiş olan “Troya Milli Parkı”nın ve Dünya kültür miras listesine alınması için UNESCO tarafından milli park ilanı şart koşulan “Göreme Tarihi Milli Parkı”nın statüsü ne olacaktır?
  • Ulusal Kurtuluş Savaşımızın en önemli mekânlarından olan, Afyon’un Kocatepe’sini ve Kütahya’nın Dumlupınar’ını içine alan ve tarihi ve kültürel kaynak değerleri ile milli park ilan edilmiş olan “Başkomutan Tarihi Milli Parkı”, tarihe mi karışacaktır?
  • Ülkemizde “Tabiat Parkı” tanımının en önemli örneklerinden olan Polonez kültürünün tek mekânsal temsilcisi olan “Polonezköy Tabiat Parkı”nın statüsü ne olacaktır?
  • Körfez kesimini de içine alan, deniz ekosisteminin de milli park sınırları içinde olduğu “Marmaris Milli Parkı” ranta terk mi edilecektir?
  • Doğal özellikleri ile iç içe geçen kültürel özellikler ve “kadimden beri” sürdürülen yaylacılık faaliyetlerinin mekânsal yansıması olan yaylacılık alanlarına sahip olan “Kaçkarlar Milli Parkı”nın statüsü korunabilecek midir?

En az biyolojik çeşitlilik kadar önemli, özgün niteliklere sahip, doğa ile kültürün iç içe geçtiği bu alanlarda, “kültürel” kaynak değerlerinden nasıl vazgeçilecektir? Etle tırnak gibi iç içe geçen bu yapı birbirinden nasıl ayrılacak ve tümden statü dışına çıkarılacaktır?

Gündeme taşınan düzenlemelerin tasarıdaki haliyle yasalaşmasıyla ülkemiz “dolar” yeşilini “doğa” yeşiline tercih etmiş olacaktır. TMMOB Şehir Plancıları Odası olarak ilgilileri girdikleri bu yanlış yoldan dönmeye, doğal ve kültürel değerlerimizi sahiplenmeye, gözlemlenen bu mirasyedi yaklaşımı terk etmeye çağırıyoruz.

Değerli basınımızın ve kamuoyunun bilgilerine saygılarımızla sunarız.

Necati UYAR

TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı

Balıkesir Kent Sempozyumu

Tarih: Aralık 4, 2010 · Kategori: Genel, Şehir Plancıları Odası · Yorum Yok 

TMMOB Balıkesir İl Koordinasyon Kurulu tarafından düzenlenen “Balıkesir Kent Sempozyumu” 26-28 Kasım 2010 tarihlerinde gerçekleştirildi. Sempozyumun ilk gününde, açılış konuşmaları sonrası düzenlenen “Kent Planlaması-Yer Bilimleri-Sağlık” başlıklı oturumda “2000′li Yıllarda Kentleşmemiz” başlıklı sunum Necati Uyar tarafından gerçekleştirildi.

8 Kasım Dünya Şehircilik Günü 34. Kolokyumu Kayseri’de yapıldı.

Tarih: Kasım 19, 2010 · Kategori: Şehir Plancıları Odası · Yorum Yok 

Her yıl 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü etkinliği olarak gerçekleştirilen Kolokyumun 34′cüsü “Planlamanın Dili” temasıyla,  8-9-10 Kasım 2010 tarihlerinde Kayseri’de Erciyes Üniversitesi’nde gerçekleştirildi.

Kolokyumun son gününde gerçekleştirilen Panel-Forumun Moderatörü Necati Uyar dı.

Capital Dergisi Kasım 2010 “İzmir Eki”

Tarih: Kasım 3, 2010 · Kategori: Genel · Yorum Yok 

Halk TV “Ayrıntı” 15.10.2010

Tarih: Ekim 15, 2010 · Kategori: Genel · Yorum Yok 

15 EKİM 2010 TARİHİNDE HALK TV’DE YAYINLANAN “AYRINTI” PROGRAMININ KONUĞU NECATİ UYAR’DI.

HALK TV

Bugün TV Ana Haber Bülteni 07.10.2010

Tarih: Ekim 7, 2010 · Kategori: Genel · Yorum Yok 

Bugün TV

Bugün TV’nin 07.10.2010 tarihli Ana Haber Bültenine Necati Uyar Ankara’dan konuk olarak katıldı.

Sonraki Sayfa »

  • Yazar

    Necati Uyar

  • Tarihe göre yazılar

    Mayıs 2012
    Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    « Kas    
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    28293031