Belediye Kanunu’nda yapılmak istenen değişiklik, “havuzlu villa” hayali kuranların yargıyı devre dışı bırakma girişimidir.
AKP İstanbul Milletvekili Nusret Bayraktar ve 14 milletvekili arkadaşının imzasıyla verilen 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun “Kentsel Dönüşüm” konulu 73’ncü maddesinde değişiklik yapılmasına ilişkin kanun teklifi, “Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu” tarafından yapılan eklemeler sonrası, “İçişleri Komisyonu” tarafından 3 Haziran 2010 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda yapılan küçük değişikliklerle kabul edilmiş ve TBMM Genel Kurulu’na iletilecek duruma getirilmiştir.
- 73’ncü maddenin değiştirilmesi girişiminin üç parti tarafından, “aynı gerekçelerle” başlatılmış olmasıyla ortaya çıkan hukuk dışı girişim uzlaşması kaygı vericidir.
İstanbul milletvekili Nusret Bayraktar ve arkadaşları tarafından verilen ve aslen iktidar partisinin önerisi gibi görünen kanun teklifinin, “maddelerinin ve gerekçelerinin virgülüne bile dokunulmadan” CHP’li ve MHP’li milletvekilleri tarafından da ardı sıra verilmiş olması dikkat çekicidir.
Muhalefet partilerinin milletvekilleri zaman içinde tekliflerini geri çekmek zorunda kalmış ve aynı partilerin komisyon üyesi vekilleri toplantılarda karşı oy kullanmış olsalar da, buram buram rant kokan ve basına “villa kardeşliği” olarak yansıyan böylesi bir girişimin perde arkasında yaşanan ve gizemini koruyan gelişmeler açıklamaya muhtaçtır.
- Açıklama gerektirmeyen tek gerçek, yapılmak istenen yasa değişikliğinin tam anlamıyla “yargıyı devre dışı bırakma girişimi” olmasıdır.
İçişleri Komisyonu tarafından kabul edilen ve Meclise sevk edilen yasa değişikliği teklifinin başlıca amacı, Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmaya çalışılan, Şehir Plancıları Odası tarafından yargı kararıyla durdurulan “kentsel dönüşüm” etiketli talan projelerini yargıdan kaçırmaktır.
İçişleri Komisyonu tarafından teklife eklenen “Bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce yargı mercilerinde alınmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış davalarda bu Kanun hükümleri uygulanır” şeklindeki geçici maddenin tek amacı, Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne karşı başta Odamız tarafından açılanlar olmak üzere, “yürütmenin durdurulması” kararı alınmış çok sayıda davada yargıyı devre dışı bırakmaktır.
- Yasa değişikliğine ilişkin girişimin perde arkasında, teklif veren üç partiden “çiftlik evi” adı altında “villa” sahibi olmaya heveslenen milletvekillerinin olması, üzücü olduğu kadar TBMM’nin düşürüldüğü durum açısından da vahimdir.
Şehir Plancıları Odası tarafından yargıya taşınan, Ankara’nın Nazım İmar Planı’nda “yeşil alan” ve “tarım alanı” olarak planlanmış olan ve günümüzde tümüyle “boş” olan, ancak “Saklıkent Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı” adı altında, “kentsel dönüşüm” maskeli villalarda oturmaya heveslenen ve can havliyle yasa değişikliği önerisi verenler “Saklıkent”lerinden çıkarılıp teşhir edilmelidir.
Bu konuda en önemli görev iktidar partisinin yanı sıra hiç kuşkusuz, “havuzlu villalarda oturmayacağını” ve iktidara geldiğinde “yeşil alanların kaldırılmasını halkoyuna sunacağını” ilan eden CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na düşmektedir. Ne CHP milletvekillerinin komisyon çalışmalarında karşı oy vermiş olması, ne de Genel Kurul’da yapılacak karşı duruş, yasa değişikliği girişimindeki suç ortaklığını ortadan kaldırmayacaktır.
- Yasa değişikliği teklifiyle yapılmak istenen değişikliklerin önemli bir bölümü Anayasa’nın “hukuk devleti ilkesi”ne açıkça aykırı, kentsel dönüşüm alanlarını bu alanlarda “yaşayanlara dar edecek” değişikliklerdir.
Yasa değişikliği ile bir yandan büyükşehir belediye başkanları kent içinde istedikleri her alanda tek söz sahibi haline getirilirken, kentsel dönüşüm alanı ilan edilen yerlerde yaşayanlar ise yasa eliyle mağdur edilmekte, ezilmektedir. Kentsel dönüşüm mağdurlarının yargıya başvurma hakları da Anayasa’ya aykırı biçimde kısıtlanmakta ya da ortadan kaldırılmaktadır.
Yasa değişikliğiyle, kentsel dönüşüm alanı ilan edilen alanlarda yaşayan halkın yargıya başvurma haklarının kısıtlanmasının yanı sıra, kamulaştırma işlemlerinde büyükşehir belediye meclislerine acele kamulaştırma yetkisi veren düzenlemeler ve kamulaştırmada proje ilan tarihindeki rayiç değerlerin esas alınmasına ilişkin düzenlemeler de önemli mağduriyetlere neden olacak, hukuka açıkça aykırı düzenlemelerdir.
- Yasanın yürürlüğe girmesi sonrasında, büyükşehir belediyeleri dilediği tüm kamu kurumlarının ve bu kapsamda ilçe belediyelerinin gayrimenkullerine el koyma yetkisine de sahip olacaktır.
Yasa değişikliğinin kabulü ve yürürlüğe girmesiyle birlikte, büyükşehir belediyeleri tarafından kentsel dönüşüm alanı ilan edilen alanlarda eğitim ve sağlık alanları hariç kamuya ait gayrimenkullerin harca esas değer üzerinden, komik denilebilecek fiyatlarla belediyelere devri öngörülmüştür. Bu düzenleme büyük tartışmalara ve “intikam” girişimlerine neden olabilecek, kabul edilemez bir düzenlemedir.
Madde değişikliğinin yasalaşması durumunda örneğin; Ankara ya da İstanbul Büyükşehir Belediyeleri muhalif ilçe belediyelerinin tüm değerli gayrimenkullerinin, belediye binalarının bulunduğu alanları “kentsel dönüşüm alanı” ilan ederek, belediyelerin kullanmakta olduğu yapılara “harca esas değer” üzerinden el koyabilecektir.
- Belediye Kanunu’nun 73’ncü maddesinde yapılmak istenen değişiklik, halkımızın ve kentlerimizin yararına olmayan, hukuksuz ve çıkar amaçlıdır. Değişikliğin kabulü, TBMM’nin 90 yıllık geçmişine sürülen kara bir leke olacaktır.
TMMOB Şehir Plancıları Odası, kentlerimizde haksız rant oluşumunu, kentin açık ve yeşil alanlarının ortadan kaldırılmasını, bu alanların yandaşlara peşkeş çekilmesini engelleyen yargı kararlarını devre dışı bırakmayı amaçlayan ve kentlerimizi daha da içinden çıkılmaz duruma getirecek olan kanun değişikliğine karşı duruşunu ve mücadelesini sürdürecektir.
Değerli basınımızın ve kamuoyunun bilgisine saygılarımızla sunarız.
Necati UYAR
TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı
Abant Gölü Çevresindeki Doğal Değerlere Yapılan Saldırıyı Ve Hukuksuzluğu Yargıya Taşıdık!
Geçtiğimiz ay içinde basına yansıyan ve tepki çeken, Abant Gölü çevresinde yol genişletme çalışması adı altında yaratılan tahribata yönelik olarak Odamız tarafından yapılan araştırma ve değerlendirmeler sonucunda konunun yargıya taşınmasına karar verilmiştir.
Amacı yalnızca “koruma” olan, özel kanun niteliğindeki “Milli Parklar Kanunu” kapsamında koruma altına alınmış olan “Abant Tabiat Parkı”, gelecek kuşaklarımıza koruyarak devretmek zorunda olduğumuz önemli bir değerdir. Bu değer, hukuk dışı uygulamalarla hızla yok edilmektedir.
Abant, dünya ölçeğinde öneme sahip bir doğal koruma alanıdır…
1988 yılında “Tabiat Parkı” statüsü ile “doğal koruma” alanı ilan edilen “Abant Tabiat Parkı”, sahip olduğu niteliklerle yalnızca ülkemiz açısından değil, dünya ölçeğinde öneme sahiptir ve bu özelliği nedeniyle Abant’a “Uluslararası Doğa Koruma Statüsü” verilmiştir.
Yaklaşık 1200 hektar büyüklüğündeki Abant Tabiat Parkı’na uluslararası doğa koruma statüsü verilmesine gerekçe olan değerleri, göl ekosisteminin yanı sıra, kısa süreli bilimsel çalışmalar sonucu varlığı belirlenen 55’i endemik (yalnızca bu bölgeye özgü) 664 bitki türü ile 15’i endemik 558 hayvan türü, özetle 70’i endemik olmak üzere toplamda yaklaşık 1222 canlı türünü barındırmakta olan bir ekolojik sistem olmasından kaynaklanmaktadır.
Devlet, asli görevi olan ‘koruma’dan vazgeçmiş, katliamın önünü açmıştır…
“Dünya Varlığı” niteliğinde olan Abant’ta, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Bolu Valiliği arasında imzalanan 21.08.2009 tarihli; “Abant Gölü Tabiat Parkı Sınırları İçersinde Yer Alan Çadırlı Kamp Alanı, Kapı Girişi, Köy Ürünleri Satış Üniteleri İşletmeciliği İle Genel Saha Temizlik ve Güvenlik Hizmetlerinin İşletmeciliğine Ait İhale”nin sözleşmesinin imzalanmasının ardından geçen yaklaşık 1 yılda, sözleşmeye bağlı (!) olarak yapılan fiili uygulamalar ekolojik sistemin katliamına dönüşmüştür.
Yapılan uygulamalar ve dayanağı olan düzenlemeler hukuksuzdur…
Milli Parklar Kanunu’na ve Uzun Devreli Gelişme Planı’na ve hatta “hukuksuz” sözleşmenin kendi bazı hükümlerine dahi açıkça aykırı olan uygulamaların durdurulması ve benzer girişimlerin engellenmesi amacıyla, söz konusu sözleşmenin uygulanmasının durdurulması ve iptali istemiyle Odamızca 11.05.2010 tarihinde Çevre ve Orman Bakanlığı ile Bolu Valiliği’ne karşı dava açılmıştır.
Görev ve sorumluluk Çevre ve Orman Bakanlığı’nındır, devredilemez…
Milli Parklar Kanunu’nun 12. maddesinde de açıkça belirtildiği üzere; “…her türlü hizmet ve faaliyetler ile koruma, yönetim, işletme, tanıtım, sportif, eğlenme ve dinlenme hizmetleri için gerekli her türlü altyapı, üstyapı ve diğer tesisler Tarım ve Orman Bakanlığınca yapılır veya yaptırılır, yönetilir veya işletilir….” hükmü gereği, bu alanların yönetilmesi ve işletilmesinin doğrudan Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından yapılması zorunludur.
Odamız tarafından açılan davada; bir yandan bu tür alanların “yönetiminin ve işletiminin” sözleşme ile devredilmesinin ya da özelleştirilmesinin yasal açıdan olanaklı olmadığı vurgulanırken, diğer yandan bu tür devirler sonucunda bilimsel korumanın gerçekleşemediği, tam tersine kontrolsüz bir talan ve tahribatın yaşandığı gerçeği vurgulanmıştır.
Yetkilileri, kaybedildiğinde yeniden elde edilmesi olanaksız olan doğal değerlerimizi korumaya çağırıyoruz…
Yargı yoluna başvurarak, bir yandan hukuksuz katliamın daha da büyümesini durdurmak, diğer yandan ise ilgili kurumları, Yasa gereği kendilerine verilmiş olan yetkileri doğru ve yerinde kullanmaları konusunda uyarıyoruz…
Dava sonucunun, benzer keyfi uygulamaların giderek yaygınlaştığı ve sözde uygulamaların doğal değerlerimizin talanına dönüştüğü günümüzde, diğer benzer uygulamalara da örnek oluşturmasını, “koruma” kavramının özüne aykırı uygulamalara dur denilmesini istiyoruz.
Şehir Plancıları Odası, sahip olduğumuz doğal ve kültürel değerlere yönelik her türden saldırı karşısında sessiz kalmayacak, bugün olduğu gibi gelecekte de karşı duracak ve mücadele edecektir.
Kamuoyunun bilgisine saygıyla duyurulur.
Necati UYAR
Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı
Diyarbakır Kent Konseyi Toplantısı…
Diyarbakır Kent Konseyi toplantısında Suriçi Kentsel Sit Koruma Amaçlı İmar Planı çalışmaları tartışıldı.
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in yönettiği oturumda Necati Uyar tarafından yapılan sunuş sonrası çalışmanın geldiği aşamada yapılması gerekenler konuşuldu ve tartışıldı.
İstanbul’da Rant Köprüsüne Hayır!
Türkiye’de örneklerini görmeye alışık olduğumuz planlamaya siyasi müdahale kararlarından biri daha geçtiğimiz günlerde Hükümet tarafından açıklandı. Uzmanların karşı çıkışlarını görmezden gelen Hükümet, uzun yıllardır İstanbul’da yapmayı hedefledikleri 3. Köprü’nün güzergahını açıklarken, İstanbul’un trafik sorunlarından kurtuluşunun köprü olduğu söylemi ile İstanbulluları ikna etme kampanyası başlattı.
Bugüne kadar uygulanan plansız ve siyasi imar hareketlerinin sonucu olan sorunları çözmek için bir başka yanlışı kurtarıcı olarak gösterenler, rant adına İstanbul’u gözden çıkardı.
İstanbul’da yapılacak olan 3. köprünün, İstanbul’un doğal değerlerini, yaşayanlarını rant adına kurban edeceği açıktır. İstanbul’da yapılan iki köprünün, kentin gelişmesini nasıl dönüştürdüğü ve kentin çevresindeki korunması hayati öneme sahip doğal alanları nasıl tahrip ettiğine ilişkin örneklere bakıldığında; kuzeyde yapılması için ısrar edilen 3. Köprünün, İstanbul’da yaşamı çekilmez hale getireceği açıktır. Kentin güneyde doğu-batı eksenli gelişimini kuzey eksenine çekecek olan 3. Köprü, ulaşım sorununu çözmekten öte; kısa bir süre içinde yeni yerleşim alanlarının açılmasına ve kuzeyde yer alan orman alanları ve su havzalarının tamamının onarılamaz şekilde tahrip edilmesine neden olacaktır.
Köprünün yapımında ısrar edenler, bu gerçekleri geçtiğimiz yıllarda kendileri dile getirirken, bugün çok iyi bildikleri bu gerçekleri rant adına görmezden gelmektedir.
Garipçe ve Poyrazköy arasında yapılacak köprü ve bağlantı yollarının doğaya ve kente vereceği zarar ortadadır. Böylesine büyük bir yanlışı çözüm olarak gösterenlerin tek amacı, yaratıkları rant ile yandaşlarını zengin etmektir. Ancak bu beklenti, kamuyu açıkça zarara uğratacak bir beklentidir. Hükümet, 3. Köprünün İstanbul’un trafiğinde çözüm değil kaos yaratacağını bildiği halde; ekonomik kriz içindeki bir ülkenin kurtuluşunu yine İstanbul’un rantına bağlamıştır. Hiçbir fizibilite raporunun doğrulayamadığı 3. Köprünün çözüm olacağı iddiasını, sadece rant arayışı doğrulamakta ve İstanbul’un kaderi ranta teslim edilmektir.
İstanbul için yapılan hiçbir üst ölçekli planda olmayan bir köprünün yapımı, siyasetin planlamayı nasıl olanaksız kıldığını bir kez daha göstermesi açısından önemlidir.
Köprünün yapımını destekleyen yerel yöneticilerin, çok değil bir yıl önce imzaladıkları planlarda 3. köprüye yer verilmezken; aynı yöneticiler bugün 3. Köprüye imza atmaktadır. Kentin gelişimini yeniden belirleyecek olan bir köprüye, İstanbul’un Anayasası dedikleri yüz bin ölçekli planda meslektaşlarımızın ısrarlı karşı çıkışı sonucu yer verilmezken; siyaset rant için İstanbul gibi bir kenti, planlamayı ve meslektaşlarımızı görmezden gelmektedir.
Şehircilik ilkelerine ve İstanbul’un doğal kaynaklarının yer aldığı kuzeyinin korunmasını öngören plan kararlarına tümüyle aykırı olan 3. Köprünün yapımı, sadece rant kaygısı içinde olan siyasilerin projesi olmaktan öteye gidememektedir. Böylesine büyük ve yıkıcı bir ulaşım kararına kentin üst ölçekli planlarında yer verilmezken, İstanbul’un ulaşımına çözüm getirecek bir ulaşım master planı ise yapılamamaktadır.
Siyasi kararların önüne set çekecek bir ulaşım planının yapımının sürekli ertelenmesi, şehircilik ilkelerine ve planlamaya karşı iş yapmayı sanat haline getirenlerin işine gelmemektedir.
İstanbul’un ulaşım sorunlarının çözümü ve iki yaka arasındaki geçişlerin kolaylaştırılması bir planlama işidir. İstanbul’un ulaşımını bir bütün halinde ele alan planlı bir çalışma gösterecektir ki, 3. Köprü asla çözüm değildir. Siyasiler bildikleri bu gerçek karşısında plansızlığı savunmakta ve 3. Köprüyü doğrulamayan bilimsel çalışmaları görmezden gelmektedir.
Çözüm için öncelikle, İstanbul’un kaderini çizen siyasi kararlardan vazgeçilmeli ve kentin ulaşım master planı bir an önce uygulamaya konulmalıdır. Marmaray gibi büyük bir yatırımın sonucu görülmeli ve raylı sistemler ile iki yaka arasındaki geçiş organize edilmelidir.
Bilimin bize gösterdiği; plansız biçimde yol yapıldıkça, karayolu ulaşımının kentler için daha büyük sıkıntılar getirdiği gerçeği unutulmamalıdır. Karayolu ulaşımının önceliğinden vazgeçmek ve raylı sistemlerin geliştirilmesinin yanında, kurulacak bir deniz ulaşım sistemi, İstanbul trafiğinde çözüm sağlamanın tek ve doğru yoludur. 3. Köprü ise, kente ek trafik yükü getirmekten ve doğal değerlerimiz ile kentin tahrip edilmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır. Bilimsel çalışmalar ve İstanbul’da yapılan ilk iki köprü örneği bize bu gerçeği yaşayarak öğretmiştir.
Çözüm değil haksız, fahiş rant arayanların 3. Köprüde ısrarcı olacakları ortadadır ve bu zihniyet kentlileri kandırma girişimine sonuna kadar devam edecektir.
Garipçe–Poyrazköy güzergahını açıklayanlar, aldıkları tepkiler sonucu ne kadar katılımcı bir iş yaptıklarını göstermek için; şimdi de köprünün adının halk tarafından belirleneceğini söylemektedir. İstanbulluların katılımını kenti yaşanmaz hale getirecek bir köprünün adını belirlemek olarak görenler, 3. Köprü talanının ardındaki sırları vatandaşlardan gizlemek adına; her gün başka bir yalana başvuracaklardır.
Odamız, rant için İstanbul’u harcamak isteyenler karşısında, Anayasa’nın 135. Maddesinden kaynaklanan, halkımıza karşı taşıdığı sorumluluk gereği; 3. Köprünün getireceği çözümsüzlük ve talan gerçeğini göstermeye devam edecek, 3. Köprüye karşı duruşunu sürdürecektir.
Tüm meslektaşlarımızı, basınımızın değerli emekçilerini ve İstanbulluları; bu süreçte Odamızın ve bilimin yanında olmaya, İstanbul Şubemiz koordinatörlüğünde gerçekleştirilen çalışmaları desteklemeye çağırıyoruz. Bu amaçla Odamızın katılımcısı olduğu “Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu” tarafından, 15 Mayıs Cumartesi günü saat: 13.00’da Beyoğlu / Tünel Meydanı’ndan başlayacak olan yürüyüşte; tüm kentlileri ve tüm meslektaşlarımızı 3. Köprüye Hayır! demek için yanımızda olamaya davet ediyoruz.
TMMOB ŞEHİR PLANCILARI ODASI YÖNETİM KURULU
Toki Başkanına Fahri Doktora!
Gazi Üniversitesi Rektörlüğü’nün Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanı Erdoğan Bayraktar’ı ‘toplu konut alanındaki birikimi, kamu arazileri ve kaynaklarını verimli biçimde değerlendirilip halka açmasındaki çabaları; alt gelir gruplarına yönelik konut üretimi konusundaki katkıları, gecekondu önleme, kentsel gelişim ve yenilme çalışmalarından dolayı’ fahri doktora ünvanı ile onurlandırdığını öğrenmiş bulunuyoruz.
Şehircilik alanındaki faaliyetlerinden dolayı TOKİ Başkanı’na verilen fahri doktorluk ünvanı bu konuda birinci derecede sorumluluğu ve yetkinliği bulunan TMMOB Şehir Plancıları Odası ve meslek çevresi açısından kabul edilebilir değildir.
TOKİ kamu kaynaklarını kullanarak, uzun süredir kentlerimizin büyük bölümünde geri döndürülmesi mümkün olmayan hasarlara yol açmış, birçok kentin planlı gelişme perspektifini, gelişigüzel açtığı gelişme alanlarıyla, ortadan kaldırmıştır. Şehirciliğin ve mimarlığın yüz karası yapılaşmalara neden olmanın yanı sıra, özellikle gecekondu alanlarında ve çöküntü bölgelerinde yaşayan yoksul kesimlere duyarsız bir yaklaşımla uygulamaya sokulan kentsel dönüşüm projeleri bu kesimlerin daha da yoksullaşmasına ve yaşam çevrelerinden tasfiye edilmesine neden olmuştur. TOKİ Başkanı’nın bu kesimlere yaklaşımındaki ön yargılı tavır da ayrıca dikkat çekicidir.
Bütün bu olumsuzlukların arasında, Gazi Üniversitesi’nin TOKİ uygulamalarını ve TOKİ Başkanı’nın bu süreçteki rolünü olumlu karşılaması, bu olumlu değerlendirmeleri bir üniversitenin yapması gerektiği gibi, bilimsel veri ve araştırmalara dayandırmadan yapması üzücü ve kaygı vericidir.
Gazi Üniversitesi’nin TOKİ Başkanı’na vermiş olduğu fahri doktora unvanının gelecekte hatırlanmak istenmeyecek bir hata olarak kayda geçeceğini hatırlatır, kamuoyuna bu konudaki kaygı ve düşüncemizi iletmek isteriz.
Saygılarımızla.
TMMOB Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu
KATILIM PLATFORMU ÇAĞRISI
|
“Çağdaş, demokrat, mesleği ve kamu yararını savunan bir meslek odası için.” “KATILIM PLATFORMU” |
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’nin 6. Olağan Genel Kurulu, meslek alanımızdaki sorunların büyüdüğü, planlamada parçalı yetki kullanımının yaygınlaştığı, kentlerde her anlamda plan enflasyonunun yaşandığı, hazırlanan planların ve mesleğin kalitesinin giderek düştüğü ve ucuzladığı bir dönemde gerçekleşmektedir.
Meslek alanımızda bir başka enflasyon da mesleki eğitim alanında yaşanmaktadır. Bugün İstanbul’da 3, Ankara’da 2, İzmir’de 2 üniversitede, Konya, Kayseri, Yozgat, Trabzon ve Isparta’da birer üniversitede şehir planlama eğitimi sürdürülmektedir. Bunların yanı sıra Çanakkale, Gebze, Kocaeli, Mersin, Gaziantep, Van, Bolu, Amasya gibi illerde kurulan, ancak henüz eğitime başlamamış 8 bölüm ile birlikte ülkemizde kurulu şehir planlama bölümü sayısı 20’ye ulaşmıştır. Kurulu bölümlerin, eğitime başlamış olanlarında dahi yeterli eğitici kadrosunun bulunmaması, eğitim kalitesinin giderek düşmesi, geleceğe yönelik karamsarlığımızı arttırmaktadır.
Meslek alanımızda ülke genelinde yaşanan sorunlar son yıllarda hızla büyürken, yaşanan sorunlara çözüm arayışı da aynı hızla küçülmüştür. Hiç kuşkusuz yaşanan bu küçülmenin temel sorumlusu, seçilinceye kadar üyesi ile iletişimi zorlayan, “oy istemek için” hemen her yol ve yöntemi deneyen, göreve geldikten sonra “dar grupçu” tavrıyla üyelerinden uzaklaşan yönetim organlarıdır.
Geçen iki yıllık süreçte, Oda Genel Merkezi ile Şube arasında yaşanan kopukluğun da etkisiyle, Ankara Şubemizin de benzer bir süreci yaşadığı, görev alanında yer alan kentlerin gündemlerinden ve üyelerden uzaklaştığı, meslek alanında yaşanan gelişmeler karşısında duyarlılığını ve refleksini yitirdiği gözlenmektedir. Bunun yanında, Şube’nin kurumsal özerkliğine ilişkin endişeler de son aylarda sıkça dile getirilmeye başlanmıştır.
Son yıllarda değişen ihale mevzuatına uyum sağlanamamış olması, bir yandan serbest çalışanların sorunlarının büyümesine neden olurken, var olan işsizlik sorununun çözümüne yönelik önemli bir fırsatın değerlendirilmesini de engellemiştir. Diğer yandan kamu kurumlarında çalışan meslektaşlarımızın büyük bölümünün sözleşmeli personel durumuna getirilmesinden kaynaklanan özlük haklarına ve iş güvencesine yönelik sorunlar da giderek büyümektedir.
Meslek alanımızda yaşanan sorunların giderilmesi, mesleğin saygınlığının arttırılması, mesleğin etik değerlerden uzaklaşmadan toplum yararına bir çizgiye çekilmesi, sayısal artışı her yıl 500’e yaklaşan yeni meslektaşlarımızın içine düştüğü açmaza çözüm geliştirilmesi ve mesleki üretime saygınlık kazandırılmasının başlıca yolu “meslek odası” çatısı altında oluşacak bir platformda bir araya gelmekten geçmektedir.
Önümüzdeki iki yıllık süre içinde, başta Ankara olmak üzere, Şube etkinlik sınırları içindeki gündemin izlenmesi, Anayasal görev tanımına uygun olarak “halk ile mesleğimiz arasında güvenin oluşturulması” çabalarında başarılı olmanın yolu, üyelerin Oda çatısı altında bir araya gelebilmesinden geçmektedir. Bir arada olmak, mesleğin etik değerler içinde gelişmesinde vazgeçilmez bir zorunluluktur.
Bu nedenlerle, tüm meslektaşlarımızı Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi 6. Dönem Genel Kurulu’nda Katılım Platformu içinde yer almaya, önümüzdeki dönemde yaşanacak olası sorunları ortadan kaldıracak platformun bir parçası olmaya çağırıyoruz.



